}

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Evet, tıpkı kahve gibi:)

Geçenlerde İzmir'e geleceğini, geldiğinde beni de görmek istediğini bildiren e-postasını o gelip-gittikten sonra alabilmiş olduğuma yandığım çok sevgili bir blog yazarı dostuma teşekkürü borç bilirim. Yazısında bahsettiği kedili aynaya gözüm ilişince aklıma geldi, hakikaten o kadar çok ortak noktamız var ki... Evet, tıpkı kahve gibi:) 
 

22 Mayıs 2012 Salı

Yara...


“Yara en çok avucunun içindeyse sana aittir. Sıkarsın avucunu, canın yanar. Ama senden başka kimse bilmez neden acıdığını...” 

Jean-Christophe Grangé



Doğru sözdür, herkesin yarası kendinedir bu yüzden. Ancak; kendi yarasının acısını başkasından çıkarmaya çalışmak ucuzdur, yakışmaz ''insan'' olana. Hem kelâmın sahibine, hem de her gün bilhassa bu bölümüne bakakaldığım Sistine Şapeli'nin yaratıcısı üstad Michelangelo'ya saygıyla...

Prof. Smiley: Yola Işık Düşünce 22.5.2012

Prof. Smiley: Yola Işık Düşünce 22.5.2012: ‎20 Mayıs'taki tutulma, Güneş'in ve Dünya'nın manyetik değişimlerini hızlandırdı... İkisinde de daha önce görülmemiş şeyler oluyor ve olacak... (Devamı için linke tıklayın lûtfen ve şu sıralar kendinizde, etrafınızda olan-biten, değişen-dönüşen herşeye dikkatinizi verin. Başağrıları, mide bulantıları, sindirim problemleri, sinir sisteminde dengesizlikler, kilo oynamaları, uyku bozuklukları, huzursuzluk ve gerginlik halleri gözlüyorsanız (ki; muhakkak gözleyeceksiniz) fazla şaşırmayın. Sakin ve ''an''da kalmaya gayret edin, meditasyon, topraklanma, temel yoga hareketleri ve bilhassa doğru nefes alma teknikleri çok işe yarayacaktır. Fazla konuşmamak, tartışma ve sinir kemirgenlerinden uzak durmak da öyle. Bizlerin ve bütünün en yüksek hayrına OLsun diyelim...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Acep ne der?:)

El Alem Ne Der? (Okumak için lûtfen linke tıklayınız...)


Ve ben de ekleyeyim ardına; elâlem mütemadiyen birşeyler der zaten, bunlar ancak umursadığınız oranda değerlidir, anlamlıdır, önemlidir... Bir de; bir vakitler sizden iyisi yokken şartlar değiştiğinde ana konu ile hiç alâkası olmayan hallerinizi, durumlarınızı size karşı kullanma edepsizliğini gösteren elâlem de vardır ki, onlara ancak acınır, fazlasına değmezler. Aslında sizden ödleri patladığı için yaparlar bunu, korkularından, derin cehaletlerinden, yetersizliklerini edepsizlikle kapatıp üste çıkabilmek adına. E bunlar da yeterince acınacak hallerdir zaten, değil mi ya? :)

Öncelikler...


Evin ilk ziyaretçilerinden bir dostum dedi ki; ''taşındığın her eve büyük usta Michelangelo'yu ve O'nun en muhteşem eseri Capella Sistina'yı da götürüyorsun  sen aslında, evler bunun farkındaysa eğer, çok şanslı olduklarını bilmeliler :)'' Evlerin bunun farkında olup olmadıklarını bilemiyorum ancak  bu büyük eserin kopyasının dahî mekânın enerjisine çok şey kattığını düşünüyorum. O nedenle önceliği en çok sevdiğim bu iki şeye tanıyorum, Buddha çeşmesi atölye odasına taşınacak daha sonra ama şimdilik Michelangelo ile biraradalar ve sanırım hallerinden de gayet hoşnutlar. Bu hafta ziyaretimize gelerek yeni mekânımızın spiritüel enerji temizliği+düzenlemesini yapacak olan değerli hocam Sami Şarhon'un çalışmasından sonra zannediyorum daha da hoşnut olacaklar:)
 
Bahçede işler yolunda. Bilumum hayvanat ve nebatatın keyfi yerinde maşallah. Yan komşu hediyesi beyaz minyatür gül, sandalyede uyuklayan anne kedimiz ve arka plânda ''bu bahçe bizim, ben de buranın bekçisiyim, yabancı kimseyi içeri almıyoruz kardeşim!..'' mesajını etrafa ileten köpek kız Fadik'in ayakları :) Henüz herşey tam mânasıyla yerine oturmadı belki, evet ama ''öncelikler'' tamam Allah'ın izniyle, bu da şükretmeye en büyük vesile zaten, gerisi teferruat, gerisi hikâye:)

18 Mayıs 2012 Cuma

Sanki...


Fotoğraf Kevin Thom'un bir çalışması, ünlü ressam Frida Kahlo'dan esinlenilmiş. Thom'un sıradışı fotoğraflarını da, Kahlo'yu da severim. Uzunca sayılabilecek bir aradan sonra genel vaziyetim böyle sanki; internetsiz, telefonsuz, televizyonsuz, sosyal medyasız, kablosuz, teknolojik zımbırtısız, sessiz-sakin ve güzel günlerdi. Oysa iç tempo bir hayli yüksekti. İçe konuşup dışa susma zamanlarıydı da denebilir tabii, haa, bu arada; devetabanını ve kanaryayı da ayrı severim, tıpkı Frida'nın alınmamış, bitişik ama çok kişilikli kalın kaşları gibi:) Ömür boyu sakat kalmasına sebep olan ağır bir trafik kazası geçirmiş bu çok özel ve güzel kadın ne demişti hatırlayalım: ''Hayatımın en büyük kazası beni orta yerimden ikiye bölen o trafik kazası değildi, asıl korkunç kaza Diego Rivera'yı sevmemdi...'' Helâl sana Frida, ölümünden yıllar sonra bir daha...

30 Nisan 2012 Pazartesi

''Bir rüzgârlı gemidir kadının mutfağı...''

 

Bembeyaz sıcak köpüklerini bulaşığın
Uzak denizlerin mavisine taşır kadın
Yeşil gözlü balıklar yüzer zamanda
Bir rüzgârlı gemidir kadının mutfağı
Elinde dümen ocak başı sıcağı
Hep başkaları karışır kadının okyanusuna
İnsanca kıpırtıları yaşantı dalgasının
Aydınlık dünya yundukça ışır bulaşıkta
Kırmızı bardaklar pırıl pırıl yüreklerce
Yemek kokusuna yosun yeşilleri sarılır
İsteklerinden başka şeyler düşünür kadın
Düşündüklerinden başka şeyler yapar hep
Bir hayalden bir gerçeğe dolar okyanus
Mutfak mavi gölgelerle taşar
Sıcacık fasulye pilav kokar
Bir rüzgârlı gemidir kadının mutfağı...
İnci ÖZKAN
............................................................................................
Mutfak yeniden ve ''yeni'' düzenine kavuşup ocağım tekrar tütmeye başlayana kadar, şimdilik vaziyet böyle ''paket'' şeklinde. ''Uçak yemeği'' formundayız yani kısa bir süre. Ama; her durumda ''az''lıktan ''öz''lük çıkarmayı ihmâl etmiyoruz tabii, seçimlerimiz buna göre, yok öyle sıradan ''fast food'' muhabbetleri bizde! Vejetaryen sebze köftesi, az bulgur pilavı ve patates, elbette salata ve tahıllı ekmek, yanına da bir fincan yeşil çay. Sonrası; ''Allah kerîm'' demişler:) Yemek kokusuna yosun yeşilleri sarılana dektir yani bütün mesele, mutfak yeniden mavi gölgelerle taşana kadardır. ''Mutfak yerleşince gerisi kolay...'' derdi ya hep taşınma ustası rahmetli babacığım, ben de onun miras bıraktığı geleneği uygularım daima, işe evvelâ mutfaktan başlarım. Ruhuna selâm OLsun. Mutfaklara sevgi, sağlık, bolluk-bereket dolsun. Cümleten mutlu haftalar:)

24 Nisan 2012 Salı

Ahora/Şimdi...

Şimdi; insan yavaş yavaş bedenindeki değişimleri farketmeli... Artık ''eskisi gibi olma''nın bu hayattaki görevini tamamlayıp gittiğini, bir daha da çıkıp gelmeyeceğini kabûl etmeli. Aklı varsa kişinin, zaten o ''eskisi gibi olma''yı da pek istememeli, ''yeni'' hallerini benimsemeli, sevmeli. Çünkü şimdi artık ''çöpü kapının önüne çıkarma'' vakti. Torbanın ağzını sıkıca bağlamalı, hayatın çöplerini fazla bekletmemeli...


Oturup pencerenin pervazına, hızla değişmekte olan mevsimi izlemeli...Yazın yazlık evini boşaltıp, telaşla valizlerini toplayışına tanıklık etmeli. Güzün eli kapının tokmağında, sabırsız bekleyişini görmeli (ki; biri çıkınca öteki gelip yerleşecektir mevsimlerin evine) ama her durumda herkes sırasını beklemeyi bilmeli...


Sabrın kanatlarına başını yaslamalı kişi, imtihanın bu kademesinin sonuna hayli yaklaşmışken sıkılıverip son soruları öylesine, kafadan atarak işaretlememeli, yapmamalı bunu ki; üç yanlış bir doğruyu götürmemeli. Huzurun kokusunu ne taraftan alıyorsa insan, pılısını pırtısını toplayıp o yöne göç etmeli, üşenmemeli, erinmemeli, gözünde büyütmemeli. Onurlu ve başı dik bir ''çekip gitmeyi'' inatçı ve öfkeli bir ''çakılıp kalmaya'' daima tercih etmeli. Üstelik keyifle yapabilmeli bunu, cebindeki yeni anahtarları şıngırdatarak, dudağında ıslıkla, gülümseyerek çekmeli ''eskinin kapısı''nı, giderken son bir kez daha ardına dönmemeli, geriye hiç bakmadan üzerindeki tozları şöyle bir silkeleyip ''bu da geçti Yâ Hû'' demeli. Kalanları ''kalma''nın karanlığında bırakıp kendi ışığına doğru yürümeli. Dilinde bin yıllık türkülerle, yüreğinde yepyeni bir heyecanla kervanını yola sürmeli insan dediğin, vakti zamanı gelende çıkıp gitmeyi bilmeli...
......................................................................................................
(''Tırmık İzi'' yazılarından biriydi, 2006'nın ve kanserin sonlarında yazılmıştı, bu mânâda hayli eski sayılabilir ama anlamı yeni:) İşte şimdi gene okunma vakti geldi...)

23 Nisan 2012 Pazartesi

Değer...

 
Asla sevmediğim birine ''seni seviyorum'' demedim,
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim, sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim.
Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine de affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler:)
Ama asıl unuttukları şuydu;
Ben aldanmadım!..
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğunu bilemedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için...
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde ''vazgeçmeyi'' bildim o kadar...

 Diyen Can Yücel'in anısına saygıyla...


Bağımsızlık da, çocuk OLmak da çok değerli. Her ikisinin de değerinin bilineceği daha nice bayramlarımız OLsun, kutlu OLsun:)

22 Nisan 2012 Pazar

Ayna ayna, söyle bana...

Diğerleri hakkındaki acımasız eleştirileriniz, kendiniz hakkında kabul etmeniz gerekenlerdir.
(Yazının tamamını okumak için lûtfen yukarıdaki linke tıklayın...)


(Sevgili adaşım/arkadaşım benim yazdıklarımın özetini çıkarır gibi sanki:) Fikir fikre, kalp kalbe karşı tabii, sağolasın Handan'ım, gene eş frekansı yakalamışsın, teşekkürle...)
Buna ek olarak; bir de Epiktetos deyişi patlatalım bakalım:


" Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder. 
Ektiğini biçer. Bunu bilen kişi kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz.
Bunu bilen kişi karşılaştığı aksiliklere şaşmaz.
Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka birşey olmadığını bilir.”



20 Nisan 2012 Cuma

Leylâ'nın Evi...


Bu aslında Zülfü Livaneli'nin bir kitabının adı, ancak biz geçtiğimiz Pazartesi hakikaten Leylâ'nın evindeydik:) Değerli hocamız Sami Şarhon, İzmir'den ayrılmadan önce hepimizi bu kez sadece ''bize özel'' bir çalışma için biraraya getirdi. Mekân; sevgili dostumuz Leylâ'nın eviydi...

Çaylar-kahveler, börekler-çörekler, mumlar-tütsüler, seçilmiş güzel müzikler ve kitaplar eşliğinde, kafamızdaki bütün sualleri değerli hocamızla paylaşma ve cevaplarını değerlendirme imkânı bulduk. Bize cevap vermeden önce ''bakın damarınıza basacağım ama biraz, ona göre...'' diyerek ikazda bulunan ve çok özel bilgilerini tecrübeleri ışığında bizlerle paylaşan sevgili Sami Şarhon'a binlerce teşekkür, her zamanki gibi...

Evet; damarımıza basılması gereken kimi konular vardı sohbetimizde, ''ego''larımızla ciddî yüzleşmeler vardı. Bunlar olmadan spiritüel varlığımızda ''tam temizlik'' sağlanabilmesi mümkün değildi çünkü, bunu zaten biliyorduk. Karma bağlarımızın bugünkü hayatımıza yansıyan ve gidişatını etkileyen taraflarını masaya yatırmak öyle pek kolay iş sayılmasa da, ''ego''muzun geveze çenesini kapatıp yaptık bunu. Olaylara, insanlara, durumlara bakış açımızı aslında  OLması gereken yönde değiştirerek muazzam fayda gördüğümüzü söylememe bilmem lüzûm var mı?..
 
''Başkalarında bizi çeken her özellik, zaten bizde de vardır. Başkalarında bizi çeken ve bizde bulunmayan hiçbir özellik yoktur. Böylelikle, başkalarında hayran olduğunuz ya da sevdiğiniz özellikleri gördüğünüzde kendinizde olmasını istediğiniz veya açığa çıkmak üzere olan yönlerinizi görüyorsunuz demektir. Eşinizde nefret ettiğiniz, sizi iten özellikler gördüğünüzde ise kendinizde gizlediğiniz özellikleri görüyorsunuz demektir. Eğer eşinizin dürüst, bütünlük sahibi biri olmakla ilgili eksikliği sizi üzüyor ya da kızdırıyorsa, bu aslında kendi dürüst olmayan yanınıza tahammül edemediğiniz içindir. Bu yönünüzü ya inkâr ediyorsunuz, ya saklıyorsunuz, ya da bastırıyorsunuz anlamına gelir. İçimizdeki yarayı hissetmek ve iyileştirmek üzere dürüst olmalıyız. Ancak o zaman, ilişkilerimizin bitmesine yönelik olarak kendi payımıza düşen sorumluluğu alabilir ve gelecekteki ilişkilerimizi şifalandırabiliriz...''
Debbie Ford/Spiritüel Boşanma

Zaten sevgili hocamızın söyledikleri de bu doğrultudaydı. Çünkü; duygularımızın sorumluluğunu üstlenmek, gücümüzü geri kazanmanın ve yaşamımız üzerinde kontrol sahibi olmanın tek yoluydu. Çalkantılı duygularımızın kopardığı fırtınanın içine dalmak, bu cesareti göstermek (ki; Birlik Bilinci felsefesinde de buna ''kaplanın ağzına atlamak'' denir...) yaşamlarımızda kutsal ve önemli bir dönümü/dönüşümü temsil ediyordu. Zira bu tutum, bizim içsel çatışmamızı gözler önüne seren, kendimiz hakkında tüm bildiklerimize meydan okuyarak ezberlerimizi bozan çok ciddî bir adımdı. Öfke, nefret, kin, kızgınlık, haset, düşmanlık, suçlama vb. gibi duygular, bunları yönelttiğimiz kişi ya da durumlara bizi sımsıkı bağlayan kalın halatlar ya da çok ağır çapalardı. Enerjik hareket alanımızı kısıtlıyor ve bizi mütemadiyen aşağı çekiyordu. Oysa, herkesin bildiği gibi  harikulâde bir gökkuşağının ortaya çıkabilmesi için hem yağmura, hem de günışığına ihtiyaç vardı, sadece biri ile olmuyordu. Ayrıca, olumsuz bir şekilde bağlı bulunduğumuz herşeye karşı güçlü bir aidiyetimiz de sözkonusuydu, e niye olsundu? Olumsuz düşüncelerimizi canlı tutan frekans dalgaları öylesine güçlüydü ki; bunlar sürekli olarak benzer olumsuz deneyimleri hayatımıza çekiyordu, bir nevî ''olumsuzluk alıcısı'' gibi yayın yapıyorduk evrene... Bu durumda, şu meşhur ''Çekim Yasası'' gereği antenlerimize yakalanan frekanslar da elbette olumlu olmayacak, olumsuzun peşine başka olumsuzlar takılıp daha da çoğalarak bize gelecekti. Yani, aynı şeyleri hep tekrar tekrar yaşayacak, bir türlü bu fasit daireden çıkış yolunu bulamayacaktık. ''Belki bu defa düzelir herşey, belki farklı olur...'' beklentisi/öz kandırmacası içinde maddî-manevî kayıplarımız asla kazanca dönüşemeyecek, zamanımız, yaşam enerjimiz, emeğimiz, güvenimiz, sevgimiz, bağlılığımız, kendimize olan inancımız, özsaygımız vs. durmadan tekrarlanan bu döngü içinde giderek eriyecekti. Düşmanlık ve kin beslediğimiz herşey ve herkesle adetâ Siyam İkizleri gibi aynı yastıkta uyumak, aynı tabaktan yemek ve mütemadiyen yanyana, bitişik, dipdibe yaşamak gibi gayet tüketgen bir anlamsızlığa mahkûm olacaktık. Ve bize lûtfedilen bu güzelim hayat deneyimini böyle saçma-sapan çalkantılar içinde heba etmek elbette ve apaçık aptallıktı!..

''Affedin ve karmik bağlarınızı kesin, bırakın gitsin sizden bunların yükü, ağırlığı, kendinizi egonuzun emirleriyle şimdiye dek bağışlamaya yanaşmadığınız negatif olaylardan, durumlardan, insanlardan muaf ve özgür kılın, hepsine arkanızı dönüp yürüyün ve zamandan/insanlardan/olaylardan aldığınız bu çok değerli dersler için şükran duyarak artık arkaya değil, sadece önünüze bakın...'' diyordu sevgili Sami Şarhon. Şubat ayından bu yana bizlere verdiği dersler/eğitimler de zaten çoğunlukla bunun üzerineydi. Bıkıp usanmadan sorduğumuz yüzlerce soruya gayet sakin bir şekilde çok değerli cevaplar verdi hep... ''Sizi sinirlendiren, öfkeden delirten her kim ve ne varsa...'' diyordu sinirleri alınmış gibi daima huzurlu bir sükûnet içinde olan hocamız, ''siz içinizdeki hassasiyet düğmelerini açık tuttuğunuz için var, bu düğmeler açık durumdayken mütemadiyen (gel benim hassas düğmeme bas!..) sinyali yayınlıyor çünkü. Korkularınızı, endişelerinizi, kendinizi korumak amacıyla etrafınıza ördüğünüz güvenlik duvarlarını ve geçmişinizdeki acı tecrübelerin yara izlerini aşamazsanız bu sinyalin önünü de asla kesemezsiniz. Hayatınıza daima bu hassas düğmelere basacak kişi ve olayları çekip durursunuz. Yani; insanlar değişir, mekânlar değişir, yapılan işler, meslekler vb. değişir ama neticeler değişmez, henüz şifalandıramadığınız kendi gerçekliğiniz gittiğiniz heryere sizinle beraber gelir...''  Bunun üzerine sohbete katılan herkes orasını-burasını yoklamaya başladı tabii hassas düğmelerinin yerini keşfetmek için:) Şaka şaka, hepimiz biliyorduk aslında o düğmelerin nerelerde olduğunu elbette, önemli olan artık onlara basılmasını istemiyor oluşumuzdu. Bu da ancak bizim gayretimizle olabilecek birşeydi, başkalarına ya da bizim dışımızdaki şartlara bağlı değildi. Vaktiyle, aslında tamamen bizim müsaademizle (farkında olalım ya da olmayalım, hakikat böyle) olmuş/olabilmiş şeylerden şikayet edip ''kurban'' rolü oynamalar, çoğunluğun yapageldiği gibi öyle kendimize acımalar, fedakârlık maskeleri ardına saklanmalar, haklı çıkabilmek adına geri yansıtmalar vs. falan aldığımız bunca eğitime, öğrendiklerimize, biriktirdiğimiz bilgilere tersti. Fazla sıradan kalırdı, yakışmazdı yani... Evrensel akışa direnmek ve OLandaki mükemmelliği görememek (tabii OLmayanda saklı duran hayrı da öyle...), OLmasını istemediğimiz, direnç gösterdiğimiz her ne varsa tümünün gücünü katlayarak onları hayatımıza daha çok çekiyordu. O yüzden; paşa paşa sorumluluklarımızı aldık, kabûl ettik, yüzleştik ve bundan sonrası için hareket plânlarımızı tesbit ettik. Zira; artık önemli olan yegâne şey buydu. Geçmişle ilgili olarak sakladığımız her acı deneyim, ruhumuzun eteğine yapışıp sürüklenen çürümüş cesetler gibiydi, onları gömüp huzura kavuşturmak ve yolumuza özgürce devam edebilmek için ne yapmamız gerektiğini bize gayet anlaşılır şekilde anlatan, öğreten ve aydınlanma sürecimize katkısı büyük OLan değerli hocamıza şükranlar sonsuz... 

Uzun lâfın kısası; o gün ''Leylâ'nın Evi''ne giren hiçkimse, girdiği gibi çıkmadı:) Bu birkaç saatlik ''özel'' çalışma ruhlarımızın kıyısında-köşesinde unutulmuş toz yumaklarını süpürüp temizledi ve içsel aynalarımızı silip parlattı. Bundan sonra artık hiçbirşeyin eskisi gibi OLmayacağının, bizi yoran, üzen, sıkan, inciten, acıtan, aldatan, öz varlığımıza saldıran, olaylardaki sorumluluğunu inkâr edip yansıtan, yaşam enerjimizi çalan, şu ya da bu sebebe dayandırarak özgürlük alanımızı giderek daraltan herkes+ herşeyle bambaşka bir başetme becerisi kazanmış OLduğumuzun farkındaydık. Zira, bütün bunları yapabilme potansiyelinin bizzat bizde de varolduğunu, ancak varlığında aydınlık ve karanlığı, iyilik ve kötülüğü, güzellik ve çirkinliği yaradılıştan birarada barındıran ''insan'' türünün, ruhsal tekâmül seviyesini belirleyen asıl yolun seçimlerinden geçtiğini biliyorduk. Ve hepsinden değerlisi; bunca tartışmanın ardından giderayak inanılmayacak kadar huzurluyduk:) 


''Ne zaman temellerimiz sarsılsa Tanrı'ya döneriz. Aslında temellerimizi sarsanın gene Tanrı olduğunu öğrenmek üzere...''
Charles C.West

13 Nisan 2012 Cuma

Ezberbozan'da bir akşam...

 
 
 
 
Üstad Sami Şarhon'un ayağı alıştı bir kere Ezberbozan Atölye'ye; bu defa birkaç günlük bir çalışma için geldi İzmir'e... İlki ''Ruhsal Rehberimizle İletişim Kurma Çalışması ve Meditasyonu'' idi, gayet güzel geçti. Katılan sevgili dostlarımıza, bu vesile ile spiritüel bilgilerini katlayan atölye kedilerimize ve değerli hocamıza sonsuz teşekkürle :) Kimi gece, kimi sabah nöbetinden çıkmış yorgun spikerler ve uçuştan döner dönmez atölye çalışmasına yetişmiş güzel hostesimizle gene dinlendirici, aydınlatıcı ve huzur verici bir uygulama gerçekleştirmiş olmanın hazzı içindeyiz. Yarın bir ''Geçmiş Yaşam Terapisi/Past Regression'' çalışmamız var. Daha sonra kendimizi negatif enerjilerden/düşük seviyeli ruhsal etkilerden koruma çemberi oluşturmayı ve topraklanmayı öğretecek bizlere sevgili Sami Şarhon... Üstad buralardayken kendisinin özel atölye çalışmalarına iştirâk etmek isteyenler olursa lûtfen 0.232.336 20 55 numaralı telefondan ya da atolyeezber@gmail.com e-posta adresinden bize ulaşmalarını rica ediyoruz. Şimdi artık yağmurla yıkanmış güzel ve enerjisi yüksek bir gecede huzurla dinlenme vaktidir, bütün çalışmalarımız bizlerin ve kutsal bütünün en yüksek hayrına OLsun dileriz. Şimdi, ''AN''da ve daima:)
..............................................................................................


Artı olarak; ''üzgünüm Hüseyin ama ben sana demiştim...'' bölümü linke tıklayınca huzurlarınızda...
 
Designed by Lena